AİK Tanıtım Videosu

AİK'dan ...

Gençlik Gelecektir. Sen de AİK'ya Üye Ol !

Alarko İstikbal Kulübü Olarak Sizleri de Aramızda Görmekten Mutluluk Duyarız.

32. Dönem Yönetim Kurulu 

 

Röportajlar

"HIRANT KALATAŞ " RÖPORTAJI (Alarko Sanayi ve Ticaret Grubu - Grup Koordinatör Yardımcısı)

25 Yıldır Alarkolusunuz, ilk yıllarınızda AİK’ya katılıp ardından başkanlık görevini de üstlendiniz. Geçmişten bugüne uzayan süreçte AİK için nasıl bir tanımlama yaparsınız?

AİK’nın kuruluş döneminde Alarko’daydım. 1985 yılında kurulan bir kulüp ben 2. döneminde yönetim kurulundaydım, 3. dönemde de başkanlık yaptım. O gün ve bugün arasında bazı farklılıklar var tabi; birincisi o zamanlar çok yeni bir oluşumdu onun getirdiği bir heyecan vardı; ikincisi fiziksel bir avantajımız bulunuyordu çünkü tüm Alarko Topluluğu’na ait şirketler tek bir bina içindeydi dolayısıyla AİK’lıların bir araya gelmeleri çok daha kolaydı. O zamanlar Alarko Maslak’ın en yüksek binasına sahipti gayet büyük bir konferans salonumuz vardı genelikle ayda bir salı günü bir konuşmacı getirtilip öğle arası bir saate uzatılarak çeşitli konularda konferans dinleme şansımız olurdu. AİK’nın fikir babası Sayın Üzeyir Bey de konuyla çok ilgiliydi, onun katmış olduğu bir heyecan da vardı. Günümüzde gençlerin ilgi alanları farklılaşıyor zamanımızdaki bilgisayar, cafeler, internet o zamanlar pek yoktu dolayısıyla iş yaşantısına paralel sosyal ortamlar daha cezbedici olabiliyordu. AİK’nın ilk zamanlarıyla bugün aynı koşullar altında değiliz ama bugün de AİK’nın mevcudiyeti çok önemli ve çok ciddi katkılarda bulunabilir.

AİK yönetimindeyken Sayın Leyla Alaton ile Eş Başkanlık yürüttünüz, bu şuan mevcut olmayan bir uygulama, süreci açıklayabilir misiniz?

AİK’nın ilk kuruluş döneminde yönetim kurulunun yarısını başkanlar Sayın İshak Bey ve Üzeyir Bey atıyordu, diğer yarısı da seçimle geliyordu. Holdingin yönetimine paralel olarak orda da bir eş başkanlık vardı. Türkiye’nin içinde bulunduğu 12 Eylül süreci gibi olaylardan ötürü kontrolün biraz daha elde tutulması gerekiyordu daha sonra bu uygulamadan vazgeçildi. 


AİK üyesi olmanın kişiliğinize ve kariyerinize ne gibi katkıları oldu ?

Kariyerime olan katkısını diğer etkenleri izole edip açıklamak biraz zor olabilir ama bizim dönemimizde şöyle bir ilginçlik daha vardı su anda yönetim kurulu üyesi olan İzzet Bey, Leyla Hanım, Vedat Bey, Turizm Koordinatörümüz Edip Bey, Reşit Bey hep AİK’lı ve yönetim kurulunda olan kişilerdi onlarla en azından tanışmama vesile oldu ki bu daha rahat iletişim kurmamı sağladı. AİK’nın en önemli fonksiyonlarından biri hiyerarşiden bağımsız, daha informal ilişkilerin oluşabilmesi, daha büyük daha tecrübeli insanlarla görüşebilme fırsatı sunmasıydı ki zaten bu AİK’nın temel amaçlarından biridir.
Bizim dönemimizde AİK başkanları ve seçilen iki üye Sayın Üzeyir Bey ve İshak Bey ile birlikte yemek yer, onları dinleme, sohbet etme fırsatı bulurdu.


Sizinle olan sohbetimin hazırlık aşamasında dahi birçok şey öğreniyorum, size her hafta Sayın İshak Bey ve Üzeyir Bey ile aynı ortamda karşılıklı sohbetin kazandırdıkları oldukça çoktur sanıyorum.

Büyük katkıları oldu, çok şey öğreniyorsunuz bir defa büyük bir heyecan AİK’lı arkadaşlar için de böyleydi. Toplantılarda Üzeyir Bey ısrarla “beni övmeyin, şirkette gördüğünüz eksiklikler nelerdir, eleştirileriniz nedir” diye sorardı, biz her ne kadar çekinsek de Üzeyir Bey deşerek o tarafları ortaya çıkartmaya çalışırdı. AİK olmasaydı genç yaşlarda bu tarz ortamlarda bulunma fırsatım olmazdı.

Yönetim Oyunu adında bir oyun oynardık hatta kazanılmış bir de plaketim bulunuyor. Dört-beş kişilik gruplar olurdu sanal şirketler yönetirdik; üretime, reklama ne kadar yatırım yapmalıdan yola çıkarak faaliyetler sonucu bir ürün üretir ve ona ilişkin maliyeti çıkartır, satış fiyatı tespit eder, belirli oranda satmayı hedeflerdik. Diğer grupların belirledikleri fiyatlar sizinde satışlarınızı etkiliyor tabi ciddi bir rekabet ortamı mevcutmuş gibi oynar sonunda da bir kar elde ederdik, amortisman giderleri bilançoları oluşurdu. Beş altı dönem böyle devam ettikten sonra bir de kazanan grup oluşurdu. İlk oynandığında bizim grubumuz kazanmıştı çok mutluluk vericiydi.

 

Hırant Kalataş

Kariyerinize ilk adımı Alarko’da attınız 25 yıl öncesine dönersek nasıl bir başlangıçtı sizinki?

İlk olarak Nisan 1984 de Almüt’te satış mühendisi olarak işe başladım bizim avantajımız Alarko’nun büyümekte olan bir şirket olmasıydı dolayısıyla yükselmek için bekleme sürelerimiz daha kısaydı. Organizasyon yeni oluşturuluyor, yeni pozisyonlar açığa çıkıyordu. Ben de önce satış şefi ardından müdür oldum daha dünmüş, yeni başlamışım gibi hissediyorum ama 25 sene geçmiş oldukça uzun bir zaman. 

Çalışma süresinin uzun olması eskimeyi getirmiyor. İş görüşmesine gittiğimin ertesi günü “ yarın mesai saat sekiz buçukda başlıyor, gel” dendi, ben sekizde ordaydım çok erken gitmişim, heyecan da vardı. Bu kadar erken gidersem ayıp olur düşüncesiyle Teknik Üniversite’nin Maslak kampüsu civarında yürüdüm biraz kimseler yok tabi sokakta, sekiz buçuğu zor ettim. Şu an baktığımda da her sabah işe gelirken aynı heyecanı duyuyorum içimde, mesaimiz sekizde başlıyor ve çok elzem bir şey olmadıkça sekize on kala ben yine burada olurum. 
Çalışmayı seven birisiniz emeklilik, iş hayatından uzaklaşma ilerde zor gelebilir mi?

İnsan emeklilik yaşına gelince içinde bulunduğu koşullar emekliliğe daha uygun da görünebilir; kişi çocuklarıyla, torunlarıyla daha çok zaman geçirmek isteyebilir dolayısıyla emekliliğe de hazır olmak lazım. Benim içinde bulunduğu rolü benimseyen bir yapım vardır. İşe gelirken o kadar heyecan duymama karşılık akşam çıkıp arabamın kontağını çevirdiğim zaman genel olarak işi unuturum, istisnai durumlar harici düşünmemeye çalışırım kendimi ev hayatına açarım bunu da başarırım. 


25 Yıl uzun bir süre Alarko kültürünü de bize en iyi anlatabilecek kişilerden biri sizsiniz. 

25 Yıl çok çabuk ama öte yandan çok da zevkli geçti. İlk iş başvurusunu yaptığımda daha üniversiteden yeni mezun olup ardından enstitüyü bitirmiştim. Alarko bizim için girmekten çok memnun kalacağımız bir firmaydı. Karaköy’deki binasına - ki Alfenaş olduğunu sonradan öğrendim - arkadaşımla birlikte başvurumuzu yaptık. Yaklaşık 2 ay sonra çağırdılar ve işe başladım hatta başvurumu yaptığım kişiyle yan yana odalarda çalışma fırsatım olduğunda sormuştum neden daha önce çağırmadın diye de bana babamın hangi işle meşgul olduğunu sormuştu, memur olduğunu söylediğimde bana genelde ticaret yapan, esnaf babaların çocuklarını tercih ettiğini ama demek ki hata yaptığını esprili bir dile anlatmıştı.

Bir işe gidip de akşam olsa da eve girsem demek kadar kötü bir durum olamaz, benim için hiç öyle olmadı. Her geldiğim günün nasıl bittiğini anlamadım dolayısıyla haftalar seneler çabuk geçti.


Çalışmayı seven bir yapınız var acaba bu istek ondan da mı kaynaklanıyor?

Çalışmayı sevmekten çok kişinin kendine saygısı varsa genç nesilin de sık sık kullandığı “motivasyon” kelimesine dikkat etmek lazım. “Beni motive etmiyorsunuz” diye bir durum yoktur; insan kendi kendini motive etmelidir. Genç ve kendine güvenen insanların böyle bir beklenti içinde olmaması lazım eğer siz kendinizi o işe veremiyorsanız başkasından birşey beklemenin bir anlamı yoktur. Bu nedenle yaptığım her işten heyecan duymak, aldığım sonuçtan zevk almak için kendi kendimi motive ettim. İnsanları seven bir kişiliğim vardır. Üst düzeydeyken insanları harcamak çok kolaydır; hemen kategorize edip yaramaz yaftasıyla üstünü çizebilirsiniz ama zor olan onları kazanmaktır ki hazzı da, keyfi de bambaşkadır. 
Çalışma hayatımda da ekibimdeki arkadaşlara hep o gözle bakmışımdır, eksiği olan insanın o yönünü gidermesi için yardımcı olup onun daha iyi ve başarılı bir çalışan olması için çaba sarfetmişimdir .

İnsanla çalışmak işin en zor kısmıdır; parayı yönetmenin teknikleri, makinelerin çalıştırılma sistemi vardır öğrenirsiniz ama insan öyle değil. Politikamız kitabının son sözünde Sayın Üzeyir Bey’in de anlattığı gibi hiddet de gerekirse yöneticiler için uygulanması gereken bir yöntemdir ama bu uzun süreli bir çözüm değildir. Her insan birbirinden farklıdır ve zaman içinde de değişimler gösterebilir onun için yöneticinin en önemli görevlerinden biri iyi bir ekip kurup sonuç üretmek bunu yaparken de insanların mutlu, huzurlu bir şekilde işlerini yapmalarına olanak sağlamak, o ortamı oluşturmaktır. Eğer bunu başarabiliyorsa iyi bir yönetici sayılır. Ben öyle miyim değil miyim konusunu daha çok arkadaşların değerlendirmesi gerekir ama iyi bir yönetici olduğum söylenir. 


2008 yılında Türkiye’de ilk defa siz USGBC ( U.S. Green Building Council - Amerikan Yeşil Bina Konseyi) tarafından verilen LEED ( Leadership in Energy and Enviromental Design – Enerji ve Çevre Tasarımında Öncülük) sertifikasını alarak AP ( Accredited Professional – Yetkili Temsilci ) olmaya hak kazandınız. Bu sertifikanın içeriği hakkında bilgi verebilir misiniz ?

Dünyada küresel ısınmanın etkilerini ortandan kaldırmak için alınan bina enerji performansı yönetimi gibi birtakım tedbirler var. Küresel ısınmanın nedenlerine baktığımızda en fazla enerjiyi harcayan yerler %38 lik oranla binalar dolayısıyla etkili bir çözüm için binalarda enerji kullanımını azaltmak gerekiyor. Tabi binaların sadece enerji açısından değil kullanılan malzemelerden ötürü doğaya, trafikten yağmur sularının emilimine kadar fiziki yapısı itibarıyla olumsuzlukları çok fazladır.

Bir ara oldukça popüler olan “hasta bina” konusu var; insanlar bu tip binaların içinde farklı alerjik reaksiyonlar gösterebiliyorlar göz yaşarması, hapşırma vb. ama binadan çıkınca tüm bunlar kayboluyor. Bu tip reaksiyonlar tabi üretkenliği ve verimliliği etkiliyor, iş gücü kayıplarına neden oluyor. Dolayısıyla binaların sadece enerji açısından değil birçok yönden de belli kriterler çerçevesinde yapılması gerekiyor ve bu kriterlere uyanlar da “yeşil bina” olarak adlandırılıyor. Binaları sertifikalandıran sistemlerden bir tanesi de USGBC ( Amerikan Yeşil Bina Konseyi) nin LEED diye adlandırdığı ilk olarak Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan sertifikasyon sistemi. Süreci Amerika’daki Konsey tarafından akredite edilmiş uzmanlar belirliyorlar. Ben de Türkiye’de ilk olarak akredite edilen profesyonelim, Temmuz 2008’de Syracuse/ABD’de yapılan sınavla LEED AP olmaya hak kazandım. Beli bir yaştan sonra öğrenmek zorlaşıyor tabi biliyorum ki Türkiye’de de bu sertifikayı alanların en yaşlısıyım ama yurt dışında da benim yaşımda LEED AP olan herhalde az sayıda insan vardır. Genelde üniversiteyi yeni bitiren genç mimarlar, mühendisler sadece diplomayla yetinmiyorlar farklı sertifikasyon programlarına da devam ediyorlar özellikle Amerika’da birçok genç LEED AP olmaya çalışıyor. Bizde de zamanla yaygınlaşıyor öncelikle yabancı şirketler binalarında LEED sertifikasyonuna gittiler ona paralel olarak da Leed Akredite Profesyonelleri oluşmaya başladı Türkiye’de en son sayımız 18-19 kişi civarındaydı.

Alarko’nun ısıtma-soğutma, klima sektöründe bir öncülüğü vardır çoğu malzemenin ilklerini Alarko üretmiştir; ilk dalgıç pompa, ilk brülör, ilk Türkçe katalogları hazırlamıştır. Sektörde de Alarko zaten bir okul olarak anılır ki dışarıya baktığımızda çok sayıda Alarko mensubu olduğunu görürüz. Hepsi de Alarko’yu çok iyi hatıralarla anımsarlar ve iyi birer Alarko dostudurlar. Kısaca Alarko’nun bilgiyi üretmede ve paylaşmada hep bir öncülüğü olmuştur, LEED AP konusunda da bir ilk olalım istedik özellikle PR açısından çok faydalı oluyor. Sertifikayı aldıktan sonra çok sayıda konferans verdim hala da devam ediyorum. Özellikle tesisat, bina sektörüyle ya da yeşil ofisler ile ilgili konularda ya da gayrimenkul yatırım ortaklıklarının planladıkları yatırımların yeşil olması hususunda bilgi vermek amacıyla farklı sektörlerle iletişim kurma açısından faydası oluyor.
 

Sınav süreciniz nasıldı?

Hergün internet üzerinden bir-iki saat çalışmak gerekiyordu, Carrier’ın düzenlediği bir e-eğitim programına katıldım keyifli bir süreçti. Tabi şirkette belli bir pozisyonda olunca sınava girip başarısız olmak gibi bir şansınız da yok. Bu da bana itici, destekleyici bir güç oldu. 


Biz Alarko Carrier olarak binalarımızda LEED sertifikasyonunu ne derecede uyguluyoruz?

Carrier zaten United Technologies’in bir kuruluşu ve dünyanın neresinde olursa olsun yeni kurulacak tüm binalarını yeşil bina olarak yapılandırıyorlar. Eskiler için de bir setifikasyon sistemi var, mevcut olanlar da iyileştirmelerle yeşil bina statüsüne yükseltilebiliniyor. Şirket içinde arkadaşlarımız da ayrıca binalarda enerji verimliliği konusunda bir sertifika almak için başvuruda bulundular ve bunun sonuç aşamasında da bir proje hazırlandı. Binalarda nerden ne kadar enerji harcanıyor, nasıl verimi yükseltip tasarrufu arttırabiliriz konulu projede en yüksek notu alarak enerji verimliliği danışman şirketi olmaya hak kazandılar. Tabi bu kapsamda şirketimiz için getirilen yeni öneriler var ve bunlar da belli bir plan içinde uygulamaya konulacak ki işletme maliyetlerimizde azalsın. Asıl hedef tabi dışarıya bir danışmanlık verip ne yaparlarsa binalarında enerjiyi daha az harcayacaklarını anlatmak. 

Bir mühendisin pazarlamacı olması son zamanlarda yaygın olan bir konu çünkü pazarlama analitik düşünmeyi gerektirir ve mühendislik de size bu düşünce sistematiğini kazandırıyor. Benim çok sevdiğim bir konu pazarlama ki mühendislik eğitimimden sonra İstanbul Üniversitesi’nde enstitüye gitmemin nedeni de budur aslında. 

Pazarlama ve satış aslında birlikteymiş gibi algılanır hatta kapılara da yazarlar “ pazarlamacılar ve satıcılar giremez” diye ama aslında birbirinden çok farklı konulardır. Rahmetli Üzeyir Bey’de ısrarla söylerdi ürün yöneticileri olmalı diye ve bugün ürün yöneticilerimiz var şirkette ve önemli bir görevi yerine getiriyorlar. Reklama bakış da pazarlama kavramının oturmasıyla değişti ve gelişti.

Pazarlamanın oldukça hareketli, dinamik bir yapısı var denebilir; ürün yöneticileri yeni piyasaya çıkacak ürünler konusunda fikir geliştiriyor, fiyatlandırılması, pazarda nasıl bir yer edineceği, ne kadar satılacağı gibi ürünlerin her detayının yöneticisi konumundalar ki bende genç olsaydım çok yapmak isteyeceğim bir iş kolu. Ayrıca pazarlama destek birimlerimiz var onlar da ürünle ilgili tüm eğitim dökümanlarını ve eğitimlerini hazırlıyorlar. Reklam ve halkla ilişkiler konularında dışardan destek de alıyoruz. Web sitemizi inhouse olarak güncelliyoruz, elektronik bültenler yayınlanıyor, call center idare ediliyor, müşteri şikayet ve talepleri alınıyor,memnuniyeti ölçülüyor. Yurt dışı ithalat da benim kontrolümde dinamik bir iş hayatı böylece sürüyor.


Kariyerin başında olan genç AİK’lılara tavsiyeleriniz nelerdir, yükselmek için olmazsa olmaz şartlarınız var mıdır?

Her şeyden önce insan kendisini çok iyi tanımalı. Gençken kendimi çok iyi tanımazdım genel olarak çok fazla konuşmayan, topluluk karşısına çıkmaktan heyecanlanan bir yapım vardı ki bu nedenle kendimi bir satışcı olarak görmezdim çünkü genel kanı satışcıların çok konuştuğu yönündedir. Fakat sonradan anladım ki satışcı adam çok iyi anlamalı bunun için de iyi bir dinleyici olmalı, karşısındakinin neyi neden söylediğini iyi analiz edebilmeli. Başarı için hem yapılan işi iyi irdelemek lazım hem de insanın kendisini iyi tanıması lazım; hangi konularda başarılı olabilir, neleri yapabilir neleri yapamaz, eksikliklerini bazı değişikliklerle giderebilir mi diye düşünmeli. 

Alarko’da kariyer yapacaksa kişi bunun bir maraton koşusu olduğunu bilmeli çünkü gençlerin çalışmaya başladıktan iki yıl sonra bir arabam bir sekreterim olsun gibi bir niyetleri var ama bu ne hayatın ne de Alarko’nun gerçeklerine uygun değil. Bizde daha istikrarlı ve daha uzun soluklu bir kariyeri yapmak mümkün ki bu da insanın bulunduğu konum ve şartlara göre her zaman mümkün olmayabilir bazen de ilerisi dolu ve tıkalıdır. Tabi bu durumda şirket değişikliği de bir seçenek oluyor ama değişen dünyaya da hızla ayak uydurabilmek için gençlerin bir yandan da kendilerini sürekli güncellemeleri lazım. Dünyayı, farklı kültürleri iyi tanımak gerekiyor. 25 yıldır Alarko’da çalışmanın belki bir dezavantajı var bizler çok engin ama mono kültürlüyüz. Yalnız benim çalıştığım firmanın ihracat departmanı vardı bu konuda yurt dışıyla bağlantılı olup farklı kültürleri öğrenmek ve çeşitliliği sağlamak açısından bana oldukça katkısı oldu. Kültür çeşitliliği hem özel hayatta hem iş hayatında çok önemli biz genelde sadece söylenenlere bakarız halbuki aslolan onun neden söylendiğidir. Bunu şimdi “empati” olarak adlandırıyorlar ve onu sağlamak için de kültürel çeşitliliği özümsemek lazım. Genç arkadaşlara bunlar dışında tavsiye edebileceğim insan ilişkilerinde tabiki saygı çerçevesinde iyi olmalarıdır. Şirketimizi temsil ettiğim farklı sivil toplum kuruluşlarından da biliyorum ki sadece sevilmekten öte kişiliğinle saygı görmek de bir o kadar önemlidir. 

Topluluk karşısında konuşmak da bir diğer husus AİK belki onu sağlayabilir. Sadece dışarıya karşı değil AİK’lı arkadaşlar kendi içlerinde bir konuyu anlatmalı, anlatabilmeli, topluluk önünde bunu yapabilecek yetenek ve özgüvene sahip olmalı. Anlatan arkadaşın hem hitap etme hem de birilerine karşı konuşma yeteneğini geliştirmesi lazım çünkü bu zaman içinde çok gerekli olacak bir özellik. 


Sizleri aramızda görmek bizi çok mutlu eder AİK ile ilgili ne tarz organizasyonların olmasını tercih edersiniz.

Aslında AİK’nın düzenlediği her organizasyona katılmayı isterim ama imkan olmuyor. Hobilerim arasında yer alan briçi keyifle oynarım, sinemayı severim, yazları Burgazada’da kalıyorum balık tutarım sık sık, özellikle zeka bulmacaları çözmeyi çok severim. Hobilerim çerçevesinde olan etkinliklere seve seve katılırım farklı İstanbul içi gezileriniz de oluyor çok beğeniyorum. 



Saygılarımla,
Merve Mine Zaman
AİK Başkan Yardımcısı

"HALUK MARTAĞAN" RÖPORTAJI (Alarko Taahhüt Grubu - Grup Koordinatör Yardımcısı)

AİK Röportaj Serisi daha önce AİK’nın yeni kurulduğu yıllarda yapılmışdı. Bu sene yöneticilerimizin, Alarko çalışanlarının iş dışındaki hayatlarını da öğrenip başarılı bir kariyer hedefleyen bizler için yol gösterici olmaları açısından yeniden canlandırmak istedik. Röportajımız sizin sosyal hayatınız, deneyim ve tecrübeleriniz, gençlere tavsiyeleriniz üzerine olacak.

Taahhüt sektörü, insanın sosyal hayatını tekdüze haline getirir, sektörde çalışanların %90’ı şantiyecidir. Şantiyecinin de çok güzel bir tanımı vardır. Şantiyeci, yatağı yorganı sırtında olan adamdır, bu işe gönül verdiği andan itibaren her dakikası göçebe gibi geçer. Bir oraya bir buraya gider gelir, öyle zaman olur ki uyanınca nerede olduğunu bile şaşırır. Size ilginç bir şey anlatayım, arkadaşlarımızdan biri, Alarko’da 30 yılı aşkın bir süredir çalışır. 1980’li yıllar da Bandırma’da Eti Bank’a ait, yapımını üstlendiğimiz bir tesiste görevli idi, ailesini Bandırma’ya getirdi ve bir ev tuttu. 2-3 sene sonra Bandırma’daki iş bitti apar topar başka bir projeye geçti. O proje bitti, bu sefer başka bir proje de beraber çalıştık. Bir gün bana bu hafta ben izin kullanacağım dedi. Genelde hiç izin kullanmaz, ben de bir terslik var diye telaşlandım. Hayrola dedim, ailem iki proje önceki iş nedeniyle halen Bandırmada kaldı, bir türlü fırsat bulup evi taşıyamadım, benim onları gidip getirmem gerekiyor dedi... Taahhüt işi işte böyle bir şey.

Siz mühendislik okudunuz. İTÜ Uçak mühendisliği mezunusunuz, taahhüt işi yapıyorsunuz bir yandan da müzik var. Uçak mühendisliğindenden başlayabilir miyiz ?

Ben İstanbul Pertevniyal Lisesi’nden mezunum. Babam askerdi. Askerler çok yeri gezerler dolayısıyla benim çocukluğum Anadolu’da geçti, emeklilik öncesi babamın tayini İstanbul’a çıkınca liseyi İstanbul’da bitirdim. Babam, benim hep tıp, diş hekimliği ya da eczacılık mesleğine yönelmemi isterdi; Derdi ki: ’bu meslekler iyidir sen bunlara yönel, emekli olunca ben de şaşkına dönmeyeyim, gelir senin yerinde çalışırım”. 1972 yılında üniversite sınavına girdim ve bir sene diş hekimliğinde okudum. Dersler başladı fizik, kimya, biyoloji bildiğimiz dersler, vizeler sınavlar. Üniversitedeki ilk dönemden sonra el becerisi derslerimiz başladı, labaratuvara gidiyoruz alçı dökülecek; herkes yapıyor, ben de yapıyorum, herkesinki tutuyor benimki çatlıyor, herkes lehim yapıyor arkadaşlarımınki mükemmel kaynıyor benimki, tam hocaya götüreceğim çat diye kopuyor. Onların 5 dakikada yaptığı işi ben 25-30 dakikada ancak yapabiliyorum. Dedim ki; benim el becerim kesinlikle bu işe yatkın değil, Sonra sınav dönemi başladı, çoğu kişi başarısız oldu benim derslerim çok iyi, bütün derslerden geçtim birinci sınıf bitti ama başaramayacağımdan korkuyorum. İlk ara sınav döneminden sonra lise arkadaşlarım İstanbul’da toplanmaya başlamıştı kimi arkadaşım ODTÜ’ne gitmiş, kimi İTÜ’ne, arkadaşlarımın lineer cebir, difransiyel denklemleri kitaplarını görünce benim de içim gitmeye başlamıştı, bir daha sınava girme kararı aldım. Haziranda sınava girdim bir ay sonra soruların çalındığı anlaşıldığı için sınavlar iptal oldu. O dönemlerde pek tatil anlayışı yok, sınav iptal olunca başladım kütüphanede çalışmaya. Diş Hekimliği’nde fizik, kimya, biyoloji okuduğumuz için bilgilerim tazeydi. İkinci kez sınava girdim, üç saatlik sınavı iki saatte bitirdim acaba bir kaç sayfayı atladım mı diye şüpheye düştüm. Bir çırpıda bütün soruları yapmışım sonra birazda sosyal sorulara bakayım dedim. Tarih, edebiyat ayırımı yoktu o zamanlar herşeyden sorumluydun. Aklımda kaldığı kadarı ile onlardan da bayağı bir soru cevapladım. Ardından sınav sonuçları belli oldu, yüksek bir puan almışım. O zamanlar evde telefon da yok kimseye haber veremedim. Akşam puan kartımdan babamın haberi oldu “ tamam, sen diş hekimliği istemiyorsan, tıbba geç, çocuk doktoru olursun, iyi olur “ dedi. O zamanlar merkezi yerleştirme yok her üniversiteye ayrı ayrı müracaat ediyorsun, gidiyorsun listeler asılıyor. Ben hiç tıp falan dinlemeden hemen İTÜ’ne müracaat ettim. Kayıt günü geldi. saat 10’da gittim meğer 9’da gitmem gerekiyormuş dolayısıyla kayıt sıram gelmişte geçmiş, hemen öne aldılar. Her bölüm için bir masa var, üzerindeki bir panoda da kaç kişilik kontenjanın açık olduğu yazılı. Makina Fakültesinin alt bölümü uçak mühendisliği, 20 kişi alıyor baktım 11 kişi benden önce kayıt yaptırmış. Geride 9 kişilik açık kontenjan var. Gittim uçak mühendisliğine ön kaydımı yaptırdım.
Kesin kayıtlar başlayana kadar da aileme söylemedim. Neden uçak derseniz, hiç bilinçli değil. Öyle uçaklara merakım falan da yok. 1-2 defa Erzincan – Ankara arası 1963 ve 1964’de babamın işi sebebiyle binmiştim. Bunları anlatıyorum ama size Cem Yılmaz’ın mizahi hikayeleri gibi gelebilir.
Kuyruktayız, arka sıradan bir öğrenci gelip bana sordu “sen nereye kaydını yaptıracaksın” diye “sen nereyi istiyorsun” dedim? “Uçak Mühendisliği” dedi. Önünde bayağı kişi var acaba uçak mühendisliği dolarmı diye tereddütte. Ben de bu uçakta birşey var herhalde, az öğrenci alıyor diye aklımdan geçirip hemen orada kararımı verdim yoksa genel makina bölümüne veya endüstri mühendisliğine niyetli idim. Liseden bir arkadaşım vardı, o da İTÜ elektrik mühendisliğine girdi evlerimiz Aksaray’daydı. Okula beraber gidip geliyorduk. Bir sabah durakta kendisini göremedim, sonra sınıfına gittim. Sınıftakiler dün kaydını aldı ve tıbba geçti dediler. Akşam evine gidip “Salih sen tıbba geçmişsin insan haber vermez mi?” dedim. “İstanbul Üniversitesi’ne de başvurmuştum, beş kişilik eksik liste varmış ben mühendislik yapamayacağımı anladım, gittim tıbba girdim” dedi. Sonra irtibatımız koptu, yıllar sonra İbrahim’in nöroloji profesörü olduğunu duydum, araştırdım Bursa Tıp Fakültesi’nde görevliymiş. Telefon açtım sekreterine ismimi vermeden “İTÜ elektrik mühendisliğinden arkadaşı” dedim, hemen anladı benim olduğumu.
Uzun lafın kısası benim Uçak Mühendisliği bölümünü seçmem tamamen tesadüf. Çoğu arkadaşımın meslek seçimi de aynen benim gibiydi.

Üniversiteden sonraki ilk stajınız havacılık sektöründe ardından Alarko’ya girişiniz nasıl gerçekleşti ?

Okulu bitirdikten sonra 6 ay, THY’nda stajer aday olarak DC 10 grubunda çalıştım. O dönem MC Hükümeti zamanı bir türlü kadro çıkmıyor, sıkıldım düzenli biri işimin olmasını istedim. Rahmetli dayım Tüpraş’da üstdüzey görevliydi. “Seni İzmit’de İpraş’a veya Tüpraş’a alalım, devlette görev alırsın Amerika’ya gönderirler gidersin, gelirsin” dedi ki o zamanlar bu şirketler çok önemliydi. Ben devlet kurumlarında çalışmak istemedim. Şimdiki aklım olsaydı gençken en az 3 sene bir devlet kurumunda çalışıp hem devlet içindeki yapılanmayı öğrenir hem de ülkeye hizmet eder ondan sonra özel sektöre geçerdim.

Alarko’ya hangi departmandan başlayıp devam ettiniz?

1979 yılının başında, teklif departmanında işe başladım. O zaman teklif departmanında teklif müdürü, bir tane teklif mühendisi ve bir tane de teklif uzmanı görev yapıyordu. Taahhüt grubu yöneticimiz Sn. Alper Kaptanoğlu o zaman teklif mühendisi idi, onunla aynı odada çalıştım. Birkaç ay içinde de müdürüm oldu. Yeni mezun olmuş bir kişi için iş hayatındaki ilk amiri çok önemlidir. İlk amiri titiz, bilgili ve disiplinli, öğretmeye açık biri ise, sonraki bütün iş hayatınızda da gördüğünüz alışkanlıklarla işe devam edersiniz. Ben Alarko yaşantımda hep, çok iyi yönetici abilerimin yanında yetiştim. Yaklaşık dört sene teklif departmanında çalıştım ve her şeyi orada öğrendim. Alarko’ya giren bir mühendisin ilk çalışması gereken departmanlardan birisidir diye düşünüyorum, hayatında resmi daireye hiç yazı yazmamışsın, geliyorsun yazı yazmayı, sözleşme okumayı öğreniyorsun, teknik şartname okuyorsun, devletin kurallarını ilkelerini öğreniyorsun ve zamana karşı yarışıyorsun. Maliyet bilincin oluşuyor, malzemeyi tanıyorsun, birçok satıcıyla, uzman ekiple, iş verenle, dış ticaretinden, mühendisliğinden, personeline kadar şirketin bütün birimleriyle birebir temas halindesin. Biz şanslı bir nesiliz sürgülü hesap cetveliyle başladık, en son teknolojik gelişmelere kadar bütün evrimi yaşadık. Çalışma hayatımın ilk yıllarında şu an bilgisayarla yapılan bir çok şeyi elle yapıyordum. Teklif dosyası hazırlarken fiyat ve analiz listelerini, yüzlerce sayfayı rakamla ve yazıyla elle yazardım. Ben bir seneye yakın teklif föylerinde çarpma toplama kontrolü yaptım bunlardan da hiç sıkılmadım. Amirin, mesai arkadaşın hesaplamaları yapmış sana da kontrol için veriyor. Bugün genç bir mühendise al bunların toplamlarını bir kontrol et dediğinizde, size direk birşey demese bile akşam arkadaşıyla, ailesiyle konuştuğunda bana hamallık işleri yaptırıyorlar diye serzenişte bulunur. Biz ise yaptığımız her işi önemli gördük.

Uzun zaman yapmışsınız iki-üç ayda değil bir yıl...

Henüz daha yeni mezunsun, şartname okumak, fiyatlandırma yapmak öyle hemen kısa sürede öğrenip yapabileceğin bir şey değil. Yapılan işle ilgili hiçbir tecrüben yok, bir sene uzman mühendis yanında yetişeceksin ona hizmet verip yöneticilerinin güven ve itimatını kazanacaksın. Yaptığın işde hata olmaması lazım. Teklif departmanı çok özel bir departmandır. Öyle herkesin gelip de çalışabileceği bir yer değildir. Çok yoğun bir temposu vardır. Sorumlulukları çok fazladır.

Size işinizi anlatan, öğreten iyi yöneticilerle çalışmışsınız …

Hem o vardı hem de o günlerin yetişme tarzı böyleydi. Şimdi işe daha yeni girenler ilk başta ben nereye oturacağım, bilgisayarım nasıl olacak, masam şöyle mi olacak böyle mi olacak diye bakınıyor. Onlara da birşey demiyorum çünkü çağ değişti, bizim önceliklerimiz ile bu dönemin öncelikleri daha farklı. İş yapım, metod ve şekilleri değişti.

Siz bir yöneticisiniz, liderlik ve yöneticilik kavramlarına nasıl bakıyorsunuz? Kendinizi bir lider mi yoksa yönetici olarak mı görüyorsunuz?

Bu çok derin bir konu. Herkes lider olamaz, yöneticilik daha kolay elde edilebilecek bir mevki; zamanla, tecrübenle, öne çıkan yeteneklerinle ve bazen de şansınla yönetici olabilirsin ama liderlik öyle herkesin kolay kolay kazanabileceği birşey değildir. İnsanların da bundan gocunmaması lazım. Herkesin yönetici veya lider olacağım diye bir beklentisi olmamalı. Bizim sektörde çok iyi bir uzman olarak da hayatını sürdürebilirsin. İyi bir uzmanı illa yönetici yapacağım diye uğraşırsanız hem kötü bir yönetici yaratırsınız, hem de iyi bir uzmanınızı kaybedersiniz.
Yönetici aslında şirket içinde, kendi kendini gereksiz kılabilen kişidir. Ben bazen uzman, bazen yönetici, bazen de lider davranışlar sergilerim. Bazı işler vardır uzmanlık gerektirir, kimseye bırakmam kendim yaparım. Takım oyununu çok severim ve tam bir yönetici davranış modeli sergilerim. Dönem dönem kısa süreli periyotlarda çok yoğun tempolu işler olur bunun için de ateşli takımlar gerekir. Örneğin; bütçe dönemlerinde oluşturduğumuz 2 ay süren çalışma grupları yani işle yatıp işle kalkanlar. Bu takımların tartışmasız lideriyimdir. Liderlik için sonradan kazanılan bilgi ve becerilerin dışında, DNA’dan gelen genetik bir potansiyelinizinde olması gerekir bunu farkedip ortaya çıkartabilirseniz o zaman gerçek bir lider olabilirsiniz ama yoksa da bu misyonu üstlenmek için uğraşmamak gerekir.
İyi bir yönetici dinlemesini bilmelidir. Kimi yönetici dinler gibi gözükür ama dinlemez. Yönetici takipçi, adil olmalıdır, yatan adamlarla çalışan adamları iyi ayırt edebilmelidir bunun için de prosesin her aşamasını izlemeli. Mesela ben günlük mesaimin çoğunu, departman içerisinde elemanlarımın masalarını dolanarak ve onları izleyerek çalıştıkları konulara yerinde katkı sağlıyarak geçiririm.

Alarko’da 30 yıl gibi uzun bir süredir çalışıyorsunuz hem yurtiçi hem de yurtdışında birçok şantiyede farklı görevlerde çalıştınız. Yurtdışında nerede bulundunuz ?

Bana sanki yeni başlamışım gibi geliyor, hiç öyle uzun değil. Yurtdışı konusunda çok şanslıydım, 1994’de Rusya Federasyonu’nda işlerimiz vardı orada görev almak üzere İstanbul’dan St.Petersburg’a gittim. Yurtdışına ilk çıkışımdı, yaklaşık 2 yıl St.Petersburg’da kaldım sonrasında da 2 yıl Moskova’da olmak üzere 4 yıl yurt dışında bulundum. Mesleki hayatımın yaklaşık 15 senesi şantiyelerde geçti.

Konuşmanızın başında anlattığınız gibi taahhüt mesleğinin gereği olarak ailenizi, çocuklarınızı bırakıp gittiniz Rusya’ya . Türkiye’yi ne kadar sıklıkla ziyaret edebiliyordunuz ?

Ben çok disiplinli çalışan, çalışma arkadaşlarına karşı sevgi ve saygısı çok yüksek biriyimdir. Yurt dışındayken de gerek yıl başlarında gerekse bayramlarda hep işçilerimle ve mühendis arkadaşlarımla şantiyede onlarla beraber oldum. Tabi Türkiye’ye geliyorsun ama ancak bir toplantı vesile olursa. Yurtdışına çıktığım tarih 1994, iki tane çocuğum vardı ve daha küçükler, eşim de ilk defa yalnız kaldı. Ehliyeti var ama araba bile süremiyordu. Onları öylece bırakıp gittim. Dört sene boyunca maaşımın büyük bir kısmını telefonla haberleşmek için harcadım. O zamanlar Rusya’dan Türkiye’yi aramak çok pahalı idi. Şimdikiler internet sayesinde şanslı hiç değilse sevdikleri ve aileleri ile iletişim için yüksek bedeller ödemiyorlar.

Yurtdışındaki çalışma hayatı deneyiminizin size kazandırdıklarından bahsedebilir misiniz ?

O dönemde Rusya içinde birçok yere görevle gittik. Rusya’ya gitmeden önce İstanbul Doğalgaz Projesi’nde çalışmıştım, çok önemli bir projeydi. Türkiye’ye ilk defa doğalgaz geliyor ve o doğalgazın ilk çıktığı yere gideceğim aklımın köşesinden bile geçmezdi. Bir gaz şirketinin özel uçağına bindik ama uçağın içerisinde Rusya’dan çok popüler sanatçılardan ve tiyatro sanatçılarından oluşan 4 kişilik bir grup bulunuyordu. Sekiz saatlik bir uçuşun ardından kutuplara yakın, buzlarla kaplı bir yere indik, Selahart’di sanıyorum. Ardından helikoptere bindik ve kutup evlerinin, Eskimoların olduğu bölgeye gittik.
Tıpkı çizgi filmlerdeki gibi geyikler kızakları çekiyordu. Hayatımda hiç unutamayacağım küçük bir kız gördüm, yanakları kıpkırmızı, eskimo evinin içerisinde soba yanıyor yemek yemek için bir yer masası hazırlamışlar. Yemek dediğim de buzlu balık, bir de geyik eti. Ufak kızcağıza gittim, Rusça nasılsın dediğimde donuk bir şekilde bana bakdı, heralde kulağı duymuyor dedim. Yanımdaki tercümandan Rusça’yı bilmediklerin öğrendim. Bir yerde yaşıyor ama nerede yaşadıklarını bile bilmiyorlar, Rusya sınırları içerisindeler doğru düzgün Rusça’yı konuşamıyorlar. Hayretler içerisinde kaldım, dünyada ne insanlar var, bu çocuk belki hayatının orada geçirecek, dünyanın başka yerlerinde ne olup bitiyor haberi bile olmayacak. Ruslar bazı ihtiyaç malzemeleri getiriyorlar. Onlarda karşlığında avladıkları geyik ve balıkları onlara veriyorlar gayet değişik bir hayat.

Ordan gittik doğalgazın ilk püskürdüğü yere, dümdüz bir alan hemen yakınında Stalin‘in kampları vardı, harabe olmuş. Bizim uçaklarla saatlerce gittiğimiz yere zamanında insanları sürgüne götürüyorlarmış. Yerleşim yerinin bile olmadığı buzullarla kaplı bir yerden insanın kaçması zaten mümkün değil. Uçakta bizimle gelen sanatçıların, cezaevinde kalan mahkumlara moral söyleşisi için geldiğini öğrendik. Cezaevine gireceğiz gardiyan dedi ki dikkat edin kaç kişi girdiyseniz o kadar kişi dışarı çıkacaksınız, ki bu cezaevi Rusya’nın en azılı mahkumlarının tutulduğu yer. Aman dedim bir sakata gelmeyeyim neredeyse sanatçıların koluna girerek dolaşmaya başladım. Büyük bir salona tek tip giyinmiş tüm azılı mahkumları toplamışlardı. Sahneye de uzun bir masa koydular tek tek bizleri sahneye çıkardılar; 4 sanatçı ve yanlarında da Alarko’dan 3 kişi.
Bizi, bu bölgeden çıkan gazı Rus gaz şirketi ile birlikte Rusya dışındaki ülkelere, boru hattı ile taşıyacak Türk şirketinin yetkilileri olarak tanıttılar. Hayatımda ilk defa azılı mahkumların alkışları ile sahneye çıktım.

Gayet sıkı güvenlik önlemleri olan cezaevinden çıktıktan sonra kaldığımız yerde bütün gece yaşadıklarımı düşünüp güldüm.
Dört yıl Moskova ve St.Petersburg projelerinde çalıştım. Hayatımda en verimli olduğum dönemlerdi, birçok genç mühendisi giderken yanımda götürmüştüm hepsi 1-2 sene kalır geri geliriz diyorlardı ama aradan 15 yıl geçti ilk giden 10 mühendis arkadaşım halen Rusya da görev yapıyorlar. Artık bundan sonra da kolay kolay geri gelmezler.
İki çocukla beraber eşimi de bırakıp gittim ama araba kullanmayı öğrendi, onun açısından da çok faydalı bir dönem olduğunu düşünüyorum. “Anne olarak sadece ev işleri ve çocuklarımla ilgileniyordum, ama sen gittikten sonra her şeyi ben üstlendim “ dedi ve hala da o devam eder bütün banka, alışveriş ve ödeme işlerini yurt dışına giderken ona teslim etmiştim. Geleli 10 sene oldu şu anda her şeyi halen o hallediyor. Ben ne oluyor ne bitiyor hiç bilmem zaten yurt içi, yurt dışı gezenlerin en büyük avantajı hanımlarının yardımcı olmalarıdır.

Mühendislerin sanat yönünün ağır bastığı genelde ender görülür. Edebiyat, sanat dışında daha çok sayısal alanlarda varlık gösterirler ama sizde durum farklı… Ailede müziğe yatkınlık var mı, ilginiz nerden kaynaklanıyor ?

Müziğe ilgim hep vardı ama üniversite bitip de iş hayatına girdikten sonra 2005 yılı sonuna kadar, 26 yıl dış dünya ile ilişiğimi kestim. Hep iş ile ilgilendim, doğru düzgün müzik bile dinlemedim. Tamamıyla işkolik biriydim. Neden böyle olduğunu düşünüyorum da herhalde genetik, babamda benim gibiydi. Benimle çalışanlar bilir; ben hafta sonu geliyor diye karamsar olurdum. İş olsa da olmasa da her cumartesi gelmişimdir. Mümkün olduğunca herkesden önce işe gelmeyi ve herkesden sonra ayrılmayı çok severdim. Tabi şunun da altını çizeyim bütün zamanını işe ayırmak demek, çok üretiyorsun anlamına da gelmez. Alarko’ya girdiğim ilk andan itibaren işimi çok severek yaptım. O zamanlar Cumartesi günleri çalışılmıyordu. Ben o günlerde Karaköy’e gider vana, pompa tesisat malzemelerini araştırır, katalog ve fiyat toplamaya çalışırdım. 26 sene boyunca kendimi dış dünyaya çok kapattım.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hatı Projesi’ne gittim ve orada yaklaşık iki sene çok yoğun bir tempoda çalıştım. Hayatımda ilk defa o şantiye bittiğinde yorulduğumu hissettim. 2005 sonunda İstanbul’a geri döndüm ve uzun yıllardan sonra kızımın zoruyla Kuruçeşme Arena’da Pink Floyd’un basçısı Roger Waters’ın konserine gittik. O konser benim hayatımda dönüm noktası oldu, çünkü 1968’den 1979’a, Alarko’ya girene kadar on sene müzik benim için çok önemliydi. Pink Floyd, Deep Purple, U2, Led Zeplin dinlemiştim ki öylesine, normal bir dinleme değil. Her enstrümanı ayrı ayrı izleyerek, kulaklık takarak, derinlemesine bir dinlemeydi. Orada bir The Wall durumu yaşadım. Duvarlarım yıkıldı. Ben 54, kızım 20 yaşında, benden 10 yaş büyükler benim kızımdan ufaklar var ve hepsi şarkılara bir ağızdan eşlik ediyor, onbeşbin kişi bir ağızdan 30 yıllık şarkıları dün öğrenmiş gibi ezbere söylüyorlardı. Öyleleri var ki benden daha yaşlı, uzakta bir yerde duruyor, eşiyle birlikte gelmiş, el ele tutuşmuşlar gençlik günlerini yaşıyorlar hemen yanlarında da çocukları eşlik ediyor onlara.
O konserden sonra hemen evdeki eski plaklarımı çıkartıp CD leri tasnifleyip müzik setine koyarak yoğun bir dinleme haline büründüm. Kızım piyano ve keman çalıyordu ben de Tünel’den o hafta sonu bir gitar ve bir de anfi aldım ve müziğe başladım. 2006’dan beri her Cumartesi sabah saat 10’da Tünel’e giderim. Orada ne kadar müzik satıcıları varsa ziyaret ederim, sohbet ederim, birçok dostluklar kurdum. Geçmişte hayran hayran bakıp da Türkiye’de olmayan enstrümanları almaya başladım. Amerika’dan, Japonya’dan pedallar, gitarlar getirtdim..

Diş hekimliğinden el becerisi yüzünden ayrılıyorsunuz ama diğer yandan müziğe olan tutkunuz siz gitara yöneltiyor. Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz ?

Müzikte kulağın çok iyi olacak. Geçenlerde kulak burun boğaz doktoruna gittim, sol kulağım daha az duyuyor dedim. Tam tersi çıktı ama insanlar genelde böyle zannederler dedi. Odiometriye girdim, bir test yaptılar ve doktor bile inanamadı, ender kişilerin duyacağı frekanslardaki sesleri duyuyormuşum. Gitar çalarken gözünle notalara bakıyorsun, kulakla duyuyorsun, ses dalgalarını beynin çözüyor, sağ elinde vuruş teknikeri var, sol elinle tellere basıyorsun tüm bunların bir uyum içerisinde olması lazım. Bu yetmiyor bir grupta çalıyorsan basçıyla, bateristle vb. uyum olması lazım çünkü bu komple bir çalışma ve beyin her şeyi analiz ediyor. Kulak önemli bir duyu organı benim için sesleri analiz ederek ellerimi notalar üzerinde yönlendiriyor.

Müzik dinlerken 1980'den daha öteye geçemiyorum. Mp3 dinlemem, CD’yi tercih ederim. Büyük hayran kitleleri oluşmuş yeni gruplar var, gidip CD’sini alıyorum ama bana bir haz vermiyor. Grup müziğinde 1965-1980 arasının çok üretken bir dönem olduğunu düşünüyorum . O çalışmaları dinlemek, o grupların konserlerini izlemek bana daha fazla tad veriyor.
Müzik dinleme ve çalma alışkanlıkları yaş ilerledikçe değişir. İlginç bir evrimi vardır önce metal, sonra hard rock, sonra rock, progresif rock ardından blues, jazz diye gider ki ben eskiden pek blues sevmezdim şimdi rock-blues ağırlıklı bir dönemi yaşıyorum ama ruh halime göre Metal bile dinlerim.

Evinizde bir stüdyonuz ve birçok elektronik gitarınız var, aileniz ve çevreniz bu ilginizi nasıl karşılıyor?

Evde, hem de evin salonunda kendime 10 m2 lik bir yer tahsis ettirebilme başarısını sağladım. Bütün alet edevatlarımı oraya koydum. Her akşam mutlaka 1 saat enstrümanlarıma zaman ayırırım. Burası ev içerisinde yasaklı bölgedir. Aile bireyleri benim enstrümanlarıma bir metreden daha fazla yaklaşamaz, aletlerimin tozunu bile alamazlar anlayacağınız malım çok kıymetli… Gençliğimde 1957 Model Fender Staraocaster ve 1952 model Fender Telecestar gitarlara bir gün sahip olabileceğime ihtimal bile veremezdim dolayısıyla benim için ne kadar kıymetli olduğunu düşünün. Ailem de bu hobimi destekliyor.
Ben hiç bir zaman bir parçayı baştan sona çalmadım genelde emprovize gitar soloları atmayı seviyorum. Tanınmış bir parçayı bire bir çalmak hoşuma gitmiyor. Notalarla müzik dizileri yazmaya çalışıyorum ama genelde Blues ağırlıklı gitar soloları çalmayı seviyorum. İyi müzisyenleri dinlemek ve onların stillerinden bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Gitarda ton çok önemlidir bende sürekli müzik dinleyip kendi tonumu yaratmaya çalışıyorum ki bu bakımdan şanslıyım. Hergün Bahçeşehir-Gebze arasını arabayla gidip gelmek minimum 3 saat sürüyor dolayısıyla müzik dinleyecek çok zamanım oluyor. İşe giderken rock, işten dönerken blues parçalarını dinlerim. Çok keyifli veya sinirli isem de Metal müzik bile dinlerim.
Bir pazartesi sabahı erken saatlerde işe giderken, doktor bir arkadaşımın oğlu ile kızımı, Bahçeşehir’den Sabancı Üniversitesi’ne bırakıyorum, ikiside aynı üniversitede okuyorlar. İkisi de oturdukları yerde uyuyorlar. Ben de açtım teybi koydum cd yi, Finli bir heavy metal grubu var Stratovarius onu dinliyorum. Biraz da sesi fazla açmışım ardından arkadaşımın oğlu: “Haluk Amca, bu kim diye sordu. “ şu parça, şu grup diye detaylı bilgi verdim. Üniversite de olay olmuş. Çocuk arkadaş grubuna sabah Gizem’ in babasıyla geldik, adam 55 yasında sabahın altısında heavy metal dinliyor, parçanın ismine kadar hepsini söyledi demiş. Gençler ararsında vay be ne babalar varmış diye meşhur oldum.

2005 yılından sonra hafta sonlarınızı müziğe ayırdınız peki öncesi için de içinizden geçiyor mu hiç keşke sadece işle ilgili olmasaymışım diye…

Sadece gelecek değiştirilebilir, o nedenle geçmişe dönüp de hayatımı sorgulamayı pek sevmiyorum. Öyle mı yapsaydım, böyle mi yapsaydım diye kendi kendime geçmişi sorgulamanın alemi yok.
Ben yönümü böyle çizmişim. Eşim, ailem, hepsi anlayışla karşılamış artık yapacak bir şey yok. Ama iş hayatımda her şeyi dolu dolu yaşadım. İşimden yeni bir şey öğrenmekten, gençlere öğretmekten çok büyük heyecan ve zevk aldım, çok iyi dostluklar kurdum.
Hayatım hep 4x4 bayrak yarışı gibi geçti. Yaşantımın her anında ayrı bir dinamizm vardı.
Taahhüt işi zor, meşakatli bir iştir ama çok da zevklidir, iyi dostluklar arkadaşlıklar kurulur. Takım oyunu olmadan taahhütte başarı elde etmek mümkün değildir. Ben her başarılı yöneticinin arkasında mutlaka bir mutfak departmanı olduğuna inanırım ve mutfak departmanına çok önem veririm. Arkadaş-iş ilişkileriyle ilgili, güzel bir Anadolu tabiri vardır: Sen ağa ben ağa bu inekleri kim sağa denir. İnsanlar çalışmaya başladıktan beş yıl sonra palazlanmaya başlarlar, ama onbeşinci yılın sonuna kadar herkes inek sağmak mecburiyetindedir. Üreteceksin, adam yetiştireceksin, bir yandan da onları daha üst görevlere hazırlayacaksın. Daha önce de söylediğim gibi; yönetici kendini gereksiz kılan kişidir eğer hakikatten kendinizi gereksiz kılabilmişseniz iyi yoldasınız demektir.
Tekrarlıyorum: İyi bir yönetici adil olacak; kimin ne yaptığını, ürettiğini bilecek. Ben hiç kimsenin yanlış bir kanaatle harcanmasına tahammül edemem. İyi yönetici de mutlaka eksiklerini kapatacak adamları ekibine ilave etmelidir.

Taahhüt grubunda çalışmayı hedefleyenlere, AİK’lı gençlere yılların verdiği iş hayatı tecrübelerinize dayanarak neler tavsiye edersiniz ?

Taahhüt Grubu’nda çalışmayı hedefleyen AİK’lı gençler öncelikle bilmeli ki bizim işimiz şantiyecilik. İstanbul’dan, büyük şehirlerden ayrılamam diyorlarsa bence bu işe hiç bulaşmasınlar. Taahhüde gönül verenler, düzenlerini bu sektörün şartlarına göre kurmak durumundalar. Hedeflerinde de ileride Proje Müdürü olmak yatmalı. Cumartesi çalışmayayım, iş yerim İstanbul’da olsun, rahat olsun, ailemle olsun diyorlarsa tekrar söylüyorum bu işe hiç girmesinler.
Bu işe gönül verenler az çok ne söyleyeceğimi tahmin etmişlerdir ‘Alarko Taahhüt Grubu’nda çalışmak bir ayrıcalıktır’ .

Uzun yıllar şantiyelerde çalıştınız, birçok önemli projede görev aldınız. Bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

1986 yılında Diyarbakır Karakaya Barajı’ında bir Alman firmasına karşı barajın 16 ayrı sisteminin yapımı ile ilgili bir taaahüdümüz var. Bir sene boyunca projenin İstanbul Ayazağa binasında, tüm lojistik faaliyetlerini merkezde ben takip ettim. Ana müteahhit İtalyanlar barajda yedide iş başı yapıyor, altı ile yedi arası fax çekip almamıza müsade ediyorlar. O zaman imkanlar çok kısıtlıydı bir yıl boyunca her sabah saat altıda Maslakta iş başı yapıp, 6-7 arası fax çeker alırdım. Dünyanın en iyi fax çeken mühendisiyimdir.

Malzemelerin sevkiyatından sonra ailemi de alıp Diyarbakır’daki şantiyede çalışmaya başladım. Proje müdürüm hoş geldin dedikten sonra mali işlerden sorumlu arkadaş işi bıraktı. “Güvenebileceğim bu işi yapabilecek bir tek sen varsın şimdilik bu işlere yeni muhasebeci gelene kadar bakıver” dedi. Ben de muhasebeci oldum. Maaş dağıtılması gerekiyor, bankadan para çekmeye gittim. Para saymasını da bilmiyorum bankada hemen bana öğrettiler. Paraları çantalara doldurduk, jandarmalarla Karakaya Barajı’na vardık. Gece üçe kadar 400 çalışanın parasını ancak zarfın içine koyabildim. Ertesi gün de yemekhaneye dağıtmaya gittim. Tek tek personeli çağırıp maaşını verip imzasını aldım. Bir kaç gün sonra beni sahayı gezmeye götürdüler. Bir ekip büyük çaplı boru kaynağı yapıyor, ben de kendilerini izliyorum. Oradaki kaynak elektrotların hepsini ben temin ettim. Kök pasonun selülozik, diğer dolguların bazik elektrotla yapılması gerekiyor. Kaynakçılar selülozik elektrodu kullanmasını pek sevmez, uygulaması zordur. En rahat kaynak rutil elektrotlarla yapılır. Elektrotların baş kısımlarının renkleri farklıdır bu kısımdan elektrot cinsini anlamak mümkündür. Kaynak sırasında dikkatimi çekti, kök paso yapan kaynakçıların selülozik elektrot kullanamadığını fark ettim, bunun yerine rutil elektrod kullanıyorlardı. Kolay gelsin sen ne yapıyorsun dedim?
Muhasebeci bey kaynak yapıyorum diye cevapladı.
“Kaynak yapıyorsun da, ne yaptığının farkında mısın? Kök pasoda selülozik elektrot kullanman lazım, sen rutil kullanıyorsun. Bunu nasıl yaparsın? bağlı olduğun mühendisin adını ver” dedim.

Akşam yemeğinden sonra kampta herkes oturmuş çay kahve içip sohbet ediyor. Bizim kaynakçı arkadaş “Bu kadar senedir şantiyelerde kaynakçı olarak çalışıyorum, burada İtalyanlar var, Almanlar var, Türk mühendisler var, bir Allah’ın kulu farketmedi ama yeni gelen muhasebeci, bir bakışta benim yanlış elektrodla kök paso yaptığımı anladı.“ diye arkadaşlarına anlatmış.
Sabah öğrenince şantiyede çok gülmüştük.

Alarko Günü’nünde yıl içindeki performanslar dikkate alınarak verilen altın rozetlere bir kere aday gösterilmişsiniz, ertesi sene de almışsınız. Nasıl bir süreçti ?

1988 yılıydı İstanbul Doğal Gaz Dağıtım Projesi’yle ilgili Dizel Kaynak Jeneratörleri alacağız araştırma yapıyoruz. Birkaç firmadan teklif aldık, değerlendiriyoruz. Birgün İpraş Haramidere boru hattını yapan firmanın montaj grubunun, Harp Akedemileri önünde çalıştıklarını gördüm. Onlar da bizim almayı düşündüğümüz firmanın ürünlerini kullanıyorlardı. Kaynakçılar ile konuşup hangi makinalardan memnun olduklarını, hangilerinin sorunlu olduğunu öğrendim. Çok da faydalı oldu. Hatta bu görüşmeden sonra alacağımız modeli değiştirdik. Bu arada Üzeyir Bey’den, başka bir firmadan da teklif almamız konusunda bilgi notu gelmişti.. Araştırmalarımızı yaptık 40 tane jeneratörden 36’sın bir firmaya, 4 tanesini de Üzeyir Bey’in teklif alınması için önerdiği firmaya verdik.

Bunu takip eden günlerde Üzeyir Bey’in sekreteri aradı. Kendisinin benimle odasında görüşmek istediğini iletti. O zamana kadar da Üzeyir Bey ile bir kere konuşmuşdum onda da asansörde çıkarken, boynumda neden yaka kartım yok diye fırçalanmıştım. Acaba ne diyecek diye de merak ediyorum. Hemen son yaptığımız işle ilgili olan teklif formu mukayese tablosunu yanıma aldım ve odasına gittim, oldukça heyecanlıydım.
Beni kibarca karşıladı. Masasının önündeki koltuğa oturttu.
“ Bu sene Alarko’nun en başarılı elemanlarına verilen altın rozet adaylarında senin de adın vardı, oylamada bir başka arkadaşımız bir oy fazla aldı. Aday gösterilme sebeplerini dikkatlice okudum. Seni tebrik etmek ihtiyacını hissettim “ dedi ve bana hazırlayıp imzaladığı bir takdirname yazısını bana verdi.
O yazıyı aldıktan sonra kimseye gösteremedim, neden çağrıldığım sorulduğunda da bir bilgi aldı deyip geçiştirdim. Akşam mesai çıkışı servisin arka koltuğuna kimsenin olmadığı bir yere oturdum. Eve gidene kadar belki 10 sefer aldığım yazıya baktım, ardından da çerçevelettim evime astım. Bir sene sonra da tekrar aday gösterildim ve o sene de altın rozet aldım.

Sn. İshak Alaton ile Rusya’da da konuşmanızda bahsettiğiniz yöneticilik vasıfları üzerine çok güzel bir örnek olabilecek bir anınız olmuş, bizimle de paylaşır mısınız ?

İshak Bey bir açılış için Rusya’ya geldi, kendisini grup koordinatörümüzle beraber karşıladık, oteline bıraktık. Açılış yapılacağı için biz çalışmak üzere şantiyeye geri döndük. Dönüşümlü olarak çalışıyoruz sabaha karşı üç buçuk, dört gibi döndüm otelime, yorgunluktan zaten hemen uykuya dalmışım. Program gereği grup koordinatörümüz de sabah İshak Bey’i otelden alacak, başka yere toplantıya götürecek. Ben uyuduktan üç saat sonra ev telefonum çaldı. Koordinatörüm “Hemen giyin, sen İshak Bey’i alacaksın en yakın sensin araba arıza yaptı, hemen git ve kendisini al” dedi.
Traş olamadan acele ile giyindim kravat falan da yok hemen bir taksi çevirdim. Koordinatörümüzle İshak Bey’in buluşacağı zamandan tam 25 dakika sonra ancak otelin önüne gidebildim. İshak Bey 25 dakika otelin kapısında ayakta beklemiş, hava soğuk. Büyük bir tepki bekliyorum, ben de gelene kadar zaten nasıl açıklarım, benim günahım ne diye kendi kedime söylenmiştim. Hemen durumu anlattım, özür diledim “ Hiç önemli değil oğlum geçmiş olsun “ dedi. En ufak bir reaksiyon göstermedi. Son derece anlayışla karşıladı. O günü hiç unutamam. Benim yaşadığım en önemli yaşam derslerinden biri olmuştur.

 

Saygılarımla,

Merve Mine ZAMAN
AİK Sosyal Etkinlikler Komitesi Başkanı

"REŞİT MEHMET EROL" RÖPORTAJI (Alarko Şirketler Topluluğu - Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü)

Çok genç yaşlarda tanıştığınız, babanızın da çalıştığı şirkette 30 yılınız geçti ve şimdi yöneticisiniz. Hedefiniz de bu muydu? Nasıl gelişti Alarko yolculuğu ?

34 yıl önce Alarko’nun kapısından girdim. Sanırım 1975 veya 1976 yılıydı, babam Alarko’da çalışıyordu bende Alsac fabrikasında staj yapmıştım. Alarko ile o şekilde tanıştım. 1981’de askere gidip 1983’de döndüm. İhtisas yaparken tekrar Alarko’da staj yaptım; o stajlar daha uzun dönem, yoğun stajlardı. Fabrikalarda, ağırlıklı olarak Organizasyon Metod Departmanı’nda olmak üzere Holding’in değişik departmanlarında çalıştım. Organizasyon ihtisası yapıyordum, ödev konum da: ‘Alarko’nun Organizasyon Yapısı’ydı o nedenle stajım uzun surdu. İlk bordrolu çalışmaya 1984 yılında dış ticaret departmanında başladım. Aynı zamanda AİK Yönetim Kurulu’nda Kültür Sanat Komitesi Başkanı ve Murakıptım.

Sn. İshak Alaton “ lüzumsuz olabilme ” hedefi çerçevesinde işleri profesyonellere devrediyor. Siz yöneticilik anlayışınızı nasıl tarif edersiniz ?

Paylaşmak ve işleri mümkün olduğunca delege etmekten yanayım. Tabi yetki ya da sorumluluğu devredemeyeceğiniz hususlar vardır ama alt kademelerden üst kademeye geldiğinizde işleri yaptırtmak ve yardımcı olmak, nezaret etmek ve kontrol etmek gerekir, bende o şekilde çalışırım. Yeni elemanların da öğrenmeleri için işi onlara yaptırarak ama nezaret ederek çalışmayı tercih ederim, sorumluluğu, yetkiyi belirli ölçülerde devrediyoruz. Bizim departmanımızın Alarko’nun tüm gruplarıyla ilişkisi olduğu için koordinasyon ve iletişim çok önemlidir.

Kaç dil biliyorsunuz? Çünkü 4 farklı ülkede ( İtalya – İngiltere – Almanya – Yugoslavya ) staj deneyimiz olmuş, biz günümüzde tek bir ülkede bunu gerçekleştirmek için zorlanırken siz 4 ayrı ülkede nasıl yaptınız ?

İyi derecede İngilizce biliyorum. Eskiden İtalyancam da iyiydi ama şimdi konuşurken zorlanıyorum. Bu ülkelerden Yugoslavya ve İtalya’daki AISEC stajıdır. İtalya’dakinde yarım gün bir bankada çalıştım yarım gün de Roma Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde misafir öğrenci olarak üç ay kadar derslere devam ettim. Yugoslavya’ya 1983 yılında gittim, bir sigortacılık şirketinde çalıştım. Novi Sad Üniversitesi’nde de o tarihlerde zaten mezun olduğum için daha çok orada okuyan öğrencilere yardımcı oldum. Askerden sonra İngiltere’de öğrencileri profesyonelliklerine göre ayıran bir sistemin uygulandığı okula gittim, ben İngilizce biliyordum ama üniversiteyi Türkçe okumuştum orada da 6 ay kadar iktisatçılar için İngilizce ve İngiliz edebiyatı eğitimi aldım. Almanya’daki müzikle ilgili bir eğitim ve çalışmadır. Köln Müzik Yüksekokulu’nda da derslere ve çalışmalara katıldım. Köln Senfoni Orkestrası’nda ve Musikkorps der KVB Üflemeli Çalgılar Orkestrası’nda sanat yönetmenliği yaptım. 1987-93 yılları arasında her yılın 4-5 ayını oradaki konser programına göre Almanya’da geçirdim.

Ekonomi eğitimi yanında müzik (piyano – flüt- armoni- kompozisyon ) eğitimi de var, bu ilgi nerden geliyor? Çünkü tek bir enstrüman değil eğitimini aldığınız .

Üniversite sona kadar o eğitim devam etti. Annem piyanisttir, ailede de çok müzisyen vardır. Küçük yaşta konservatuarda piyano eğitimine başladım ama 4 sene sonra bıraktım lise sonda yeniden başladım ve üniversite sona kadar devam ettim. Askerliğimi de Ankara’da yaptım, akşamları konservatuara gider çalışırdım. Amacım üniversiteden sonra konservatuara giderek bitirmek ve müzikte profesyonel olmaktı.

Köln Yüksek Müzik Okulu Betin Güneş ile prova esnasında ( 1987 )
Köln Yüksek Müzik Okulu Betin Güneş ile prova esnasında ( 1987 )

Ritmo Müzik’in kuruluşu nasıl gerçekleşti ?

Alarko’da iki sene kadar çalıştıktan sonra ayrıldım ve kendi şirketimi kurdum: Ritmo Müzik Organizasyon, aynı zamanda dış ticaret departmanı da vardı. Dış ticaretten kazandığım parayla müzik işlerini finanse ediyordum. Gayet idealist bir amaç uğruna kurulmuştu. Türkiye’de zannediyorum o tarihte tekti ama daha önceki yıllarda aynı konuda faaliyet gösteren bir firma vardı. Concert Management sistemini Türkiye’ye getirmek için uğraştım ama uygulaması zor oldu. Yurt dışından gelen sanatçıların kaşelerini buradaki bilet fiyatları ile ödemek zor, bu nedenle sponsor peşinde koşmak zorundasınız ki o dönemlerde Türkiye buna hazır değildi. Bürokratik işlemler, muhasebe, telif hakları gibi konularda çok engeller çıktı karşıma. Hepsine karşı tek başıma büyük mücadeleler verdim. Prodüksiyon olarak büyük başarılara imza attık ama diğer açılardan pek verimli olmadı.
Piyanist Ergican Saydam ile, Fransız Liszt’in 1847de İstanbul’da bestelediği Donizettinin Marş Parafrazının dünyadaki ilk plağını 1986’da yaptık. Hatta o plak Liszt akademisi tarafından da takdirname aldı. Franz Liszt hayranıyımdır, Beyoğlu’nda kaldığı eve de ölümünün ardından plaketini Ulusal Müzik Kongresi esnasında o zamanın Kültür Bakanından rica edip koydurttum (1988). Aslında o ev orijinal evi değil yandıktan sonra benzerini yapmışlardı, daha önce bir plaket varmış ancak yangında kaybolmuş. Fransız Liszt’in torunu ve Liszt Akademisi’nin Başkanı Türkiye’ye geldiğinde onlarla beraber gitmiştik evine. Plağı hediye ettiğimde çok şaşırmışlardı.


Angelika Akbar ve Erkan Oğur ile Bach L’oriantale CD’sinin kaydı esnasında ( 2002 )
Angelika Akbar ve Erkan Oğur ile Bach A L’oriantale CD’sinin kaydı esnasında ( 2002 )

Bir de orkestra yönetmenliği var, tam olacakken kıyısından dönmüşsünüz … Biraz da ondan bahsedebilir miyiz ?

Müzik eğitimimde asıl hedefim orkestra şefliğiydi. Konservatuar yüksek bölümüne de sınıf atlayarak kabul edilmek üzereydim, çok iyi olduğumu söylerlerdi ama uzun donem askere gidince bu sekteye uğradı. Asker dönüşü yurt dışına gittim, orada ve dönüşümde de çalışmaya devam ettim ama kesintiye uğrayınca tekrar çok yoğun bir çalışmaya girmeyi göze alamadım. Ondan sonra orkestranın idari kısmına geçtim. Gerçi benim kurduğum bir oda orkestram vardı, akşamları toplanır çalışırdık, amatörce yönetirdim. Bazı konser programlarının da provalarını yönettim ama şef olmak kolay birşey değil tabi.


Köln Senfoni Orkestrasının bir konseri sonrası Şef Betin Güneş ve 2. keman grup şefi İffet Tunalı ile. ( 1988 )

Bir yandan müzik ile ilgilenirken diğer yandan da İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde öğrenim gördünüz. Gönlünüzde yatan aslan hangisiydi?

İktisat’ın yanında iki bölüm daha okuyordum. İlave olarak İşletme ve Siyasal Bilimler disiplinlerinden mezun oldum. O dönem sistem bu şekildeydi. YÖK öncesinin son mezunlarındanım, bizim dönemde ( 1976-80 yılları ) okumak için çok rahat bir ortam yoktu. Bu durum benim müzik eğitimime yaradı, gerçi keşke iyi olsaydı da üniversitenin tadına varabilseydik.
O dönem birçok hocayla yapılan çok yoğun bir çalışma devam ediyordu benim için. Piyanoya, kompozisyona, flüte ayrı ayrı hocalar ile çalışıyordum yabancı şeflerden dersler alıyordum.

Genç yaşlarda gitmişsiniz yurtdışına. Bu eğitim ve gezilerinizde aklınızda kalan, Türkiye’ye dönünce kullanabilirim, iş hayatında ya da müzikte uygulayabilirim dediğiniz artılar oldu mu ?

İlkokul öncesi çocukluğum yurt dışında geçti. İngiltere’ye gittiğimde ise orchestra management, concert management işlerini yakından takip ettim. Müzik tarihine çok meraklı olduğum için tarih içinden çıkan eserlerin kaydını, konser organizasyonlarını, plak prodüksiyonlarını yapmak bana çok cazip geliyordu. Hayalim bu konularda profesyonel olmaktı.
Kısa sürede karar verdim ayrılıp bir şirket kurmaya. Herkes gibi amirlerim ve üst yönetim de şaşırmıştı. Çağırıp beni konuştular, kararlı olup olmadığımı öğrenmek istemişlerdi herhalde. Büyük bir cesaretti çünkü tamamen bir kariyeri sıfırlıyordunuz.

Ya olmazsa demediniz mi ?

Hayır. Şimdi olsa düşünürüm ama o zaman cahil cesareti çünkü bir şeyden haberim yok. Başınıza gelecekleri tahmin edemiyorsunuz, her seferinde bir zorlukla karşılaştım ama ben o zaman toplumun bir 15-20 sene önünde gittim diyebilirim.

O anlarda sizi başarıya ulaşmaya teşvik eden, güç aldığınız neydi ya da kim oldu ?

Müzik çevrelerinden de destek gördüm. Belli hedeflerim de vardı. Orkestra Sanat Yönetmenliği, temalı konserler yapmak, tarihin derinliklerinde kalmış eserleri bulup kayıtlarını çıkarmak, oda orkestrası kurmak, değişik kültürlerin eserlerini birlikte sahnelemek gibi ideallerim vardı. Hepsini gerçekleştirdim. Dünya piyasasına çıkmış 12 kadar LP ve CD var. Bütün bunları gerçekleştirmek hiç de kolay olmadı, birçok problem ile tek başıma mücadele etmem gerekti.


Alarko’nun sponsor olduğu Tchaikowsky plağının kaydı esnasında piyanist Gülsin Onay ve Şef Betin Güneş ile( 29 Mart 1988 – Köln )

 

Müziğe olan ilginiz kurucu üyeliğini yaptığınız Harp Tarihi Araştırma Grubu’nda da işinize yaramış, “Irak Cephesinde Bando ve Marşlar “ konulu sunumunuz çok dikkat çekmiş. Bu grup fikri nasıl oluştu?

Çocukluğumdan beri tarihe çok meraklıyımdır. Lisede, ortaokulda benim lakabım “900” dü çünkü 900 kütüphanedeki tarih bölümünün koduydu. O kadar hevesliydim ki yüksek tavanlı bir kütüphanemiz vardı merdivenin tepesine çıkar orada okumaya dalardım. Askeri tarih ile müzik tarihine de ayrıca çok büyük ilgim var en büyük iki hobim diyebilirim. Askeri tarih derken geniş kapsamlıdır bu ilgi; uçaktan, gemiden, üniformadan tutun her şeyiyle, çok detaylı çalışırım. Harp Tarihi Araştırma Grubu’nu kurmuştuk amaç bazen göz ardı edilen bazen de abartılan bilgilerin doğrusunu anlatmaktı. Her yaptığım işin içine de sesi, müziği mutlak koyarım. Kut’ul Amare Çanakkale muharebelerinden sonra Türk ordusunun kazandığı çok büyük bir zaferdir çünkü tam kadro ile İngiliz ordusu esir alınmıştır ki tahmin ediyorum bu bir ilktir. İngiliz tarihi için de oldukça önemlidir. Onunla ilgili bir çalışmaydı bu ve 2 tane müzik kullandım. Çalınan marşları bulabildiğim kadarıyla o günkü kayıtlarından dinlettim. O günkü bandoları tanıttım. Ayrıca uçaklara meraklıyım dedim ama benim merakım biraz ileri derecede; uçak seslerinin koleksiyonuna kadar. O dönemde (1915) İngilizlerin kullandığı uçağın ses kaydını buldum. Örneğin uçağın fotoğrafını gösterirken de onun sesini yayınladık.
Çanakkale için yaptığımız bir toplantıda da Koç Müzesi’nin konferans salonunda Çanakkale’den askerlerin uğurlanışına ait bir bando fotoğrafı buldum. O gün, İtalo Selvelli’nin bestelediği Marş-ı Sultaniyi ( milli marş ) o günkü kayıtlarından çaldık.


Bu hobinizle ilgili tüm bilgilere Türkiye dahilinde ulaşabiliyor musunuz?

Türkiye’de bulamadıklarımızı yurtdışından temin ediyoruz. Kitaplardan, kütüphanelerden şimdi internet vasıtasıyla da ulaşabiliyorum. Ben bunları temin ettiğim zaman internet yoktu tabi.

Uçak sesleri koleksiyonunuz oldukça ilgi çekici.

Ben çocukken bir uçak geçerken gözlerimi kapayıp uçağın modelini, motor cinsini tahmin etmeye çalışırdım. Objeleri seslerinden tanımayı severim. Müzikte kulağım çok iyi değil, eğitilebilen bir kulağım var ama seslere duyarlıyım. Alkent 2000’de çalışırken de Hezarfen’de pilotluk dersleri aldım. Hala zaman zaman arkadaşlarımın uçakları ile uçuyoruz.

İlk akrobasi uçuşu sonrası Ali İsmet Öztürk ile
İlk akrobasi uçuşu sonrası Ali İsmet Öztürk ile

 

S. Spielberg ve G. Lucasın Young Indiana Jones adlı TV dizisinde sanat yönetmenliği kadrosunda yer aldınız. Çoğu sanat adamının hayalini süsleyen bu ekibe nasıl dahil oldunuz?

Indiana Jones TV serisi, Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri rolünde ( 1993 )
Indiana Jones TV serisi, Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri rolünde ( 1993 )

O iş enteresan oldu. O aralar benim müzik şirketim vardı, yakın bir arkadaşımın da basım şirketi vardı üç dergi çıkartıyorduk. Orada çalışan arkadaşlardan biri ayrıldı ve bir film şirketinde çalışmaya başladı, birgün o beni aradı .
Yabancı bir film şirketinin işlerini yapıyorlarmış, onların yönetmenleri geliyor,
“ İstanbul ‘da gezmek istedikleri yerler var sen de tarihe çok meraklısın müsaitsen sen gezdirir misin “ diye rica etti. 92 yılı, Körfez Savaşı’nın da olduğu yıllar işleriminde hafif olduğu dönem. Benim işlerim şöyleydi: Yabancı müzisyen getiriyorum, yurt içinden sanatçılara konser organize ediyorum, cd yapıyorum. Aspendos da bale, Hidiv kasrında temalı bir konser gibi…Yurt dışından paralı turist de gelmediği için bizim işlerimiz çok hafiflemişti hatta kötüydü. Halkla ilişkiler danışmanlığını yaptığımız birkaç kuruluş da vardı. Onlar da bütçeleri kıstı. Körfez Savaşı başlayınca iptaller oldu hatta Sting’in Türkiye’deki ilk konseri için ön görüşmeyi yapan benim şirketimdi.

Buluştum Pera Palas da, gezdirdim iki gün boyunca İstanbul’u. Fikir alışverişinde bulunduk. Indiana Jones filmlerini seyrettin mi dediklerinde
“hayır, pek sevmem öyle filmleri“ demiştim meğer onlar yapmışlar o filmi. 1917-18 dönemlerine ait Türkiye’nin içinde olduğu bir periyod filmi ( TV serisi ) çekeceklerdi. Birinci filmin konusu Avusturalya hafif süvari birliğinin Osmanlı ordusuna saldırısı ki benim de ilgili olduğum konular. Senaryoyu okudum ve düzeltmeler hakkında bilgi verdim. İkinci film de 1918’de İstanbul’da geçiyor.
Haftanın 6 günü onlarla çalışıp 1 gün ve akşamları da kendi işimi yapıyordum. Film için gereken malzemelerin toplanması, tarih ve teknik konulardan sorumluydum çünkü onlarda ‘ bu idare eder’ diye bir kavram yok her detayın dönemle birebir uyuşması lazım.

Mesela Filistin cephesinde İngilizlerin hangi marka tabanca kullandığına dair bir faks gönderdiler İngiltere’ye, benim cevabım alacakları askeri danışman ile aynı olunca beni askeri danışman olarak da görevlendirdiler. İlk defa bilgilerim bu filmde işe yaradı. 1918 İstanbul bölümünde çok küçük bir rolümde vardı.

Bir süvari saldırısı sahnesi çekilecekti örneğin 90 tane at, dublörler, oyuncular, tarihe uygun araçlar, malzemeler, silahlar... George Lucas ve Spielberg‘in ortak olduğu çok büyük bir prodüksiyondu.

Ardından çekilecek ‘Cehennem Topu’ filmi için yeniden öneride bulundular ama buradaki yerli firmayla bir anlaşmazlık çıktığı için olmadı. Benim için organizasyon anlamında hayattaki en büyük tecrübelerden biridir.

Çok iyi bir ekipti daha sonra aynı ekip 4 Nikah 1 Cenaze, Harry Potter , Star Wars filmlerini çekti ki o zaman çalıştığım kişilerden bazıları çok ünlü oldu, Catherine Zeta Jones onlardan biridir. Daniel Craig de 1917 Berşeba bölümünde Alman subayı rolünü oynamıştı.
Bu filmlerin ardından bana da çok iyi bir referans mektubu geldi benim için de iyi bir çevre oldu. Sonradan film ekibinden arkadaşlarla Londra’da buluştuk. Hollywood’u ziyaret ettim.

Bu film size kütüphanede merdiven başlarında geçirdiğiniz vakitlerin mükafatı gibi olmuş.

Evet, bana hep bu kadar para harcıyorsun askeri dergiler alıp okuyorsun ne işine yarayacak derlerdi işte burada işe yaradı.

Mesleki birikiminiz, entelektüel bilginiz çoğu kişiyi imrendirecek düzeyde peki sizin hayatınızda “keşke” dediğiniz olaylar, hissettiğiniz eksiklikler var mı ?

İçimde kalan bir şeyler var ama keşke demiyorum “ acaba nasıl olurdu” diyorum. O günkü şartlar, o günkü aklım, tecrübem ve imkanlarım o kadardı . Yurt dışında kalmak istemiştim sonra olmadı, geri geldim. İş tecrübesi kazanmak ya da şirketimdeki prodüksiyonlar açısından biraz daha kalsam iyi olurdu diyorum.

Çoğu kişinin bahanesidir “zaman bulamıyorum, yetiştiremiyorum” deriz. Siz hem mesleki olarak iyi bir konumdasınız hem de bu kadar hobiniz var. Siz zamanı nasıl kullanıyorsunuz?

Ben hiçbir şeyi boş zamanımda yapmıyorum. Kitap okumak için kitap okurum, sinemaya gitmek için sinemaya giderim. Boş zamanım varsa da boş boş otururum, o da güzeldir. Hiçbir şey düşünmeden de oturmak lazım arada.

Bu hafta sonu planınız nedir?

Dans etmeyi çok severim, 93 yılından beri ciddi olarak salon dansları yapıyorum. Her yıl Avusturya’ya giderim oradaki balolarda dans ederim. Bu hafta sonu da Viyana’da bir balo var ona davetliyim eşimle birlikte oraya gideceğiz.
Bizim ailemizde dans ve müzik çok önemlidir.


Televizyon kanalları tarihe olan ilginizi farklı projelerle değerlendirdi. Biraz bahsedebilir misiniz ?

History Channel’da yayınlanan Liszt belgeselinde yer alıyorum. Halen gösterimde olan bu belgeselde F.Liszt’in İstanbul günlerini anlatıyoruz.
CNN Türk’de Jokey Klüp belgeselinde yer aldım. TV8 ile birlikte Türk Süvari Tarihi ile ilgili bir belgesel yaptık ama yayına hazır hale daha gelmedi.

Hayattaki başarılarınızın yetenekten mi yoksa şansları iyi değerlendirdiğinizden mi kaynaklandığını düşünüyorsunuz ?

Hayatta hiçbir şeyi yapmış olmak için yapmadım. Tek bir kariyer hedefim olmadığı, tek bir şeye odaklanmadığım için bu kadar çok şey yapabildim. Ama her zaman yaptığım işi iyi yapmak amacım oldu. Bir de yaptığınız işi severek yapmak çok önemli. Şans çok göreceli bir kavram ki bence ‘şans’ hazır olana gelir. Herkesin önüne belirli fırsatlar çıkar o anda hazırsanız, müsaitseniz onun bilincine varabiliyorsunuz. İlhan Selçuk’un bir nasihatı vardı bana “moralini bozma küpünü bilgi ile doldur“ demişti muhakkak o küp taşar o bilgi bir işe yarar derdi. Ben kendime yatırım yaptım hep. Hala sürekli araştırırım ve faydasını çok gördüm. Meraklı olduğum konularda sabırlı bir şekilde araştırırım ve çalışırım.

Ardından Alarko’ya dönüşünüz nasıl gerçekleşti?

Alarko 2000 lakeside ( 1998 )
Alkent 2000 Lakeside ( 1998 )

Alkent 2000 projesinde pazarlama ve satış sonrası hizmetler için birisi aranıyordu ki zor bir pozisyondur çünkü orada ev alan insanlara devir teslim edilene kadar siz sorumlusunuz. Bende para kazanmak için kaliteden ödün vererek piyasa işleri yapmak istemedim ve müzik, film işlerini hobi olarak devam ettirmeye karar verdim. İş arayışına girdiğim bir dönemdi ki patrondum aynı zamanda, bir patronun iş bulması da zor. Yabancı bir yer olacağına bu projede görev alabileceğim söylenince şirketimi kapatıp işe başladım ilk iki sene kadar haftanın 6-7 günü çalıştım, 1993-99 yılları arasında oradaydım.

Alarko size ne kattı ve siz Alarko’ya ne kattığınızı düşünüyorsunuz?

Alarko’ya ne kattığımı başkasına sormak lazım tabi ama Alarko bana çok şey kattı. Buradaki disiplin, yönetim tarzı ve medeni ilişkilerden özellikle Üzeyir Bey’den ve İshak Bey’den çok şey öğrendim. Mesai arkadaşlarımın ve büyüklerimin de bana çok katkısı oldu.

Örneğin fabrikaya girdiğim zaman bir işçi gibi çalıştırmışlardı beni. O zamanlar bir hayli içerlemiştim. 1984 de dış ticaret departmanında çalışırken bankaya gidecek evraklarımızı da kendimiz götürürdük. Tabi o zamanlar taksiler falan da yok olsa da kullanmak yasak, Maslak’dan minibüs veya otobüslerle gidip gelirdik ki o da seyrek zaten. Birkaç araç değiştirerek bankaya evrakları yetiştirirdim. Hiç unutmuyorum bir yaz yağmurunda sırıl sıklam elimde vesaiklerle bir banka müdürünün karşısına çıktığımda “ evladım temiz bir çocuğa benziyorsun bari biraz okusaydın ya “ demişti.
O zamanlar kaç sene okuduk, master yaptık şimdide kuryelik mi yapacağız diye sorguladığımı hatırlarım. Ama sonraki yıllarda özellikle Alkent de çalışırken çok faydasını gördüm. Şu anda eğer ben birşey yapabiliyorsam, başarılı olabildiysem o zamanki bu eğitimin katkısı çoktur.

Sn. Üzeyir Garih ile uzun zaman çalışma imkanınız oldu. Bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Ankara’da Alarko’nun bir projesi ile ilgili olarak Bakanlıkta bir sunum yapılacaktı. Sunumu ağırlıklı olarak Üzeyir Bey gerçekleştirecekti. Biz önceden gidip hazırlıkları yaptık. Bürokrasinin biraz ağır çalışması nedeni ile oldukça zorlandık. Elimizden geldiği kadar en iyi düzeni kurmaya çalıştık. Sunum gerçekleşti bize göre başarılı geçti ama Üzeyir Bey memnun kaldığına dair hiçbir belirti vermemişti. Hatta sunum öncesi bazı eleştirilerde de bulunmuştu.
Cuma akşamı ben ve ekibim İstanbul’a dönerken düşünceliydik, bize göre çok başarılı geçmişti, Basın’ın katılımı üst düzeydeydi ama Sn. Üzeyir Garih memnun kalmışmıydı, kalmadı ise neyi eksik veya hatalı yaptık bütün hafta sonu bunu düşündük.
Pazartesi sabahı işe geldiğimizde hepimiz masamızda Üzeyir Bey’in takdir ve teşekkür yazısını bulduk, bütün yorgunluğumuz geçti, tekrar eski neşemize kavuştuk ve o haftaya çok güzel bir şekilde başladık.


AİK’lı gençlere önerileriniz nedir ?

Gençlerin bize karşı çok büyük avantajları var bu dönemde bir kere iletişim, bilgiye ulaşmak çok rahat.Ben bilgisayarı üniversitedeyken uzaktan gördüm o da yer altında makine dairesi gibi bir yerdi.
Ben onlara kendilerine yatırım yapmalarını ve bilgi sahibi olmalarını öneriyorum. Birincisi işlerini sevmeleri, dört elle sarılmaları lazım çünkü bu durum hayatlarına da çok yansıyor. Yaptığın her işten de bir fayda çıkarmaya bakmak, bir şeyler öğrenmek lazım. Yapılan işleri angarya olarak görmemek ve öğrenmeye istekli olmak gerekir Tabiiki kişinin vizyonunun açık olması lazım.
Herkese ayrıca güzel sanatlarla ilgili bir hobisinin olmasını tavsiye ederim. Kendin resim yapmak zorunda değilsin sergi gez, konsere git, şiir oku. Bir ya da iki tane hobinizin olması lazım. İş hayatının da bunları yapmak için kısmen bir araç olduğu unutulmamalıdır. Tabiiki belirli ölçüde para gerekir ama her şeyde parayla olmuyor. Entellektüel derinliği olan bir insan daha az parayla diğerlerine göre daha güzel yaşayabilir.

 

 

Saygılarımla,

Merve Mine ZAMAN
AİK Sosyal Etkinlikler Komitesi Başkanı

Site Kullanım Şartları retua | design lab.